AVUSTRALYA’YI MESKEN TUTTUK

AVUSTRALYA’YI MESKEN TUTTUK

nuh_arslantas

20 Kasım 2018 Salı günü, İdari ve Sosyal İşler (Din Hizmetleri) Ataşesi olarak Moreland Turkish Association’ın “Türklerin Avustralya’ya Göçünün 50. Yılı” dolayısıyla hazırladığı bir etkinliğe davetliydim. Yurtdışı Türkler Daire Başkanlığımızın da katkılarıyla hazırlanan bir belgesel gösterimi vardı.

Belgeselin teması elbette “göç”tü. “Göç”, diğer adıyla “hicret” insanoğlunun belki de ilk ezeli yazgısıdır. Malum, insanoğlu ilk göçünü cennetten dünyaya yaptı. Kutsal metinlerde detayı verilen bu göçün, bir meşakkat ve zora talip olma yönü olduğu aşikâr. Cennette her şeye kolayca ulaşabilen insanoğlu, bu zoraki göçle, dünyayı bayındır hale getirmekle görevlendirildi. Bu durum, göçün olumlu bir yöne sahip olduğu şeklinde de okunabilir.

İnsanlık tarihinin bilinen ikinci önemli göçünü de, yine kutsal metinlerden okuyoruz. Nuh peygamberin göçü. İnanç merkezli bu göçle insanlık âdeta sil baştan yeniden yapılandı.

Öte yandan “göç”, yani “hicret”, pek çok peygamberin de kaderi gibidir nerdeyse. Başta Hz. Muhammed olmak üzere, çoğu peygamberin hicret yaşadığı bilinir. İbrahim (as.) Mezopotamya’dan Filistin’e, İsmail Filistin’den Hicaz’a, Yakub Filistin’den Haran’a, Musa Mısır’dan Filistin’e, Yusuf da Filistin’den Mısır’a vs. Her hicret, bir hareket ve aksiyondur aynı zamanda.

Hz. Muhammed’in 622 yılındaki hicreti (göçü) bugün dünyaya rengini veren İslam kültür ve medeniyetinin tohumlarının atılmasıdır aynı zamanda. İnsanlık tarihinde köklü bir değişimin dönüm noktasıdır bu hicret. İslamiyet göçlerle taşınmıştır tüm dünyaya. Bu göçler, meşhur “Kavimler Göçü” (m.s. 350-800) gibi dünyanın siyasi ve sosyo-kültürel haritasını yeniden çizmiştir. Kimi zaman tebliğ, kimi zaman ticaret, kimi zaman da ekmeğini kazanmak isteyen emekçilerin gayretiyle gerçekleşmiştir bu göçler.

Dünya milletleri içerisinde hicreti, yani göçü en iyi bilen ve tecrübe eden millet, belki de bizim milletimizdir. Orta Asya steplerinden, önce Horasan, sonra İran, ardından Irak, Suriye ve nihayet Anadolu. 1071’de Selçuklular’la başlayan göç ve yerleşme süreci, 1600’lerde Osmanlılar eliyle Viyana’ya taşınmıştır. Bu göçlerin dini-siyasi arka planı doludur. Ancak bazılarının iddia ettiği gibi, asla sömürü ya da emperyalist amaçlı değildir. Coğrafi keşifler sonrasında dünya haritasını değiştiren göçlerden de çok farklıdır Türk tarihinde yaşanan bu köklü göç hareketlerinin.

1700’lerden sonra, Osmanlı’nın zayıflamasına koşut olarak “geriye göç” hareketliliği başlamıştır bu sefer. Acılar, sefaletler, yokluklar, kırımlar, yıkımlar ve ölümler tarihi gibidir bu göçler. Pek çok acıklı hikaye barındırır. Bu “geriye göç”ler, büyük kayıplar verilerek Osmanlı’nın yıkımıyla sonuçlanmıştır. “Geriye göç”ler, Türklerin 1923’te kurdukları son devletleri, Türkiye Cumhuriyeti ile önlenebilmiştir ancak. Milletimize bu göçleri hâlâ yaşatma, Orta Asya’ya tekrardan gönderme niyetleri de bitmemiştir. Bu niyetleri, öncesinde olduğu gibi, yine yüce milletimizin azmi ve kararlılığı kurtaracaktır.

20. yüzyıla gelindiğinde milletimiz yeni bir göçle tanışmıştır. Yakın tarihimizde “gurbetçi göçü” olarak bilinen bu hareketlilik, tamamen ekmek kavgasıyla ilgilidir. Bu göçlerin iki yönü vardır: ilki, 1950’lerde başlayan şehirleşmeyle birlikte, Anadolu’nun taşra kentlerinden gelişmekte olan şehirlere, İstanbul, Ankara, İzmir ve İzmit vb. sanayi kentlerine olan göçlerdir. “Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun!?” gibi türkü dizelerine de konu olan bu göçler sabır, özveri, aşk, hüzün, dram gibi sosyo-ekonomik ve sosyo-psikolojik pek çok yöne sahiptir. Yurtdışına yapılanlar gibi, bu göçler de “geçici” olarak düşünülmüş; memlekete, sılaya tekrar dönme umudu taşısa da, öyle olmamıştır. Gurbetçilerin ikinci ve üçüncü nesilleri gidilen şehirlerde kalmayı tercih etmişlerdir.

Bu göçlerin ikincileri ise 1960’larda yurtdışına yapılanlarıdır. Başta Almanya olmak üzere, Avrupa ülkelerine yapılan bu göçler, II. Dünya savaşından sonra Avrupa’da yaşanan sosyo-ekonomik yıkımı tamir etmek isteyen ülkelerin iş gücüne duydukları ihtiyacı karşılamaya yönelikti.

Ülke içindekiler gibi, pek çok yön barındırır bu göçler de. Adı üstünde “gurbetçi” göçüdür. Kendileri böyle tanımlamıştır kendilerini. Türkçemizde “gurbet” ve “garip” aynı etimolojiye sahiptir. Emekçilerimiz gittikleri ülkelerde hep garip, kimsesiz, zavallı ve bîçâre hissetmişlerdir kendilerini. “Garip” kelimesi dilimizde “kolay anlaşılamayan, gizli tarafları bulunan, anlaşılması zor” gibi anlamlar da taşır. Gittikleri ülkelerin başta dili, örfü, âdeti, yemesi-içmesi hepten “garip”tir gurbetçilerimize. Her insan gibi ilk kuşak da bütün gariplikleri yaşamıştır gittikleri yerlerde.

Ancak, tarihinde atadan-dededen aşinalığı olan, geninde göçün gizli kodlarını taşıyan bir milletin evlatları, zorluklarla başa çıkmayı da elbette iyi bilir; nitekim bilmiştir de.

Avustralya, bunun en tipik örneğidir. Türkiye’den 15 bin km. uzakta bu memleket de artık Türkler için bir vatan olmuştur. Bu sene itibariyle 50 senelik bir vatan. Bu 50 sene, anavatandan gelenler için. Yavru vatan Kıbrıs’tan gelenler içinse bu süre, üç çeyrek asra yaklaşmakta nerdeyse. Bu 50 sene içinde İnsanımız Anadolu’yu taşımış buraya âdeta. Camisini, cemiyetini, derneğini, dergâhını, cemevini, düğününü, halayını, horonunu, mehterini, yemeğini, damak zevkini vs. vs. Belki de göçün kültür taşıyıcı bir yönü olduğunu bilmeden. 

Salı günü Moreland Turkish Association tarafından hazırlanan belgeseli izlerken öğrendiğimiz ilk gurbetçilerin karşılaştıkları zorluklar, yürek burkucu hikaye ve anılarla dolu. Etkilenmemek, üzülmemek mümkün değil. Ancak geleneğinde pes etme kavramı olmayan insanımız, bütün bu zorlukların üstesinden gelmesini de bilmiş. Yardımlaşma, dayanışma, ayakta kalma, başa çıkma ve başarma…

Vee.. ardından gelen teşebbüs ruhu. Belki gelenek oluşturamadığı için bu teşebbüs ilk kuşakta profesyonelleşememiş. Ancak ikinci ve üçüncü kuşak nesil teşebbüsü profesyonelliğe evirme gayreti içerisinde. Ne kadar başarılı olacak; onu belki zaman gösterecek ama Türkiye kökenli insanların artık Avustralya’nın önemli bir parçası olduğu kesin.

Öte yandan milletimizin diğer göçmen gruplardan daha avantajlı olduğunu belirtelim. ABD ve AB ülkeleri başta olmak üzere, belki de Avustralya’nın son asırda tecrübe ettiği “birarada yaşama tecrübesi” (co-existance experience), milletimizin tarihsel tecrübesinin bir parçası, neredeyse dna’sı. Hoca Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Mevlana gibi gönül erlerinin ilim ve hikmet testilerinden süzülen hakikatleri özümsemiş; bunu da “öteki ile bir arada yaşam” kalıbına dökmüştür bizim milletimiz.

Unutmayalım: Bizler, dünya literatürüne “sevgi, saygı, hoşgörü ve örneklik” boyutuyla “Yaradılanı, Yaradan’dan ötürü hoş görüp” bunu da “evrensel bir değer” olarak kazandıran milletiz. Tarihimiz bunun pek çok örneği ile dolu. Çoğu zaman yazılma gereği bile duyulmamıştır bu örnekler. Gündelik hayattaki yeme-içme gibi sıradan bir durum gibidir. Bu sebeple geleneğimizde radikalleşme ve ötekine tahammülsüzlük asla olmamıştır. Olanlar ise, bir elin parmağını geçmeyen istisnalardır. Erenler geleneğinden gelenler için radikalleşme asla söz konusu olamaz.

Böyle bir tecrübenin, bu satırların yazılması kadar kolay kazanılmadığı da belirtilmelidir. Asırların getirdiği bir süreklilik söz konusudur. Çoğu milletin de bunu başaramayacağını belirtelim. Bunu dünyada başaran az sayıda, ama en önde gelen bir millet olduğumuzun da farkında olmalıyız.

Bilgisi, görgüsü, eğitim ya da ekonomik durumu… Testisi ne kadar sızdırıyorsa, Avustralya’ya o kadar katkı sunma ve çalışma gayreti içinde milletimiz. Gönül çok daha iyi, çok daha etkin ve çok daha fazla şeyler yapılmasını elbette ister; ancak şimdiki durumda karınca-kaderince (kararınca) yapılabilenler bunlar. Avustralya’yı mesken tutan yeni kuşakların bu yolda yapması gereken çok şey var. Sorumlulukları haylice fazla. Önceki nesle göre daha eğitimli ve donanımlı, ekonomik açıdan daha iyi olan yeni nesillerimizin omuzlarına yüklenen önemli bir görevdir bu.

Türkiye’den gelen insanlarımız Avustralya’ya gelişlerinin 50. senesi yâd etmekte.  Yarım yüzyıl, dile kolay. “Garip” olarak gelinen bu ülkede nice senelere diyelim.

Ancak dinimizi, dilimizi, kökleri sağlam örf-âdet, gelenek ve göreneklerimizi de unutmadan…

Tarihimizden tecrübeliyiz: “Dinimizi ve dilimizi kaybettiğimizde kendimizi de kaybediyoruz.”

Bu toplumun, yasalara saygılı ve uyumlu, diğerine sevgili ve hoşgörülü bir parçası olmalıyız.

Tek şartla: Dini ve milli kimliğimizi unutmadan.

Nice senelere Avustralya Türkleri.

Nuh Aslantaş

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *